|
FETİHLER UFKU
TEKİRDAĞ
Tekirdağ, Marmara Denizinin kuzey-batı kıyısında
Trakya topraklarında yer alır. Coğrafi konumu sebebiyle
stratejik önem taşıyan bir geçit bölgesidir. Şehir, kıyı
çizgisinin doğu-batı doğrultusundan kuzey-güney doğrultusuna
geçtiği yerde; yarım daire biçimli bir koy kenarında, kısmen
vadi yamaçlarında kısmen de yalıyarlar üzerinde, birbirini
izleyen basamaklar ile, doğu-batı ve kuzey kesimlere doğru,
hızla yayılmış. bulunmaktadır.
Tekirdağ, Türklerin eline geçtikten sonra (1357)
Edirne’ye ve İstanbul’a yakınlığı yanında Avrupa’ya fetihlere
giden ordunun sefer yolu üzerinde bulunması, önemini bir kat
daha arttırmıştır. Yahya Kemal’in “Yol Düşüncesi” isimli
şiirinde Tekirdağ’dan “FETİHLER UFKU TEKİRDAĞ” diye söz etmesi
bu görüşten ileri gelir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun gün batımı günlerinde
(1829, 1878, 1913, 1920) yıllarında Tekirdağ üst üste Rusların,
Bulgarların ve Rumların işgali ile karşılaştı. Dolayısıyla
İmparatorluğun son yüzyılında bir savunma alanı, sınır kesimi
olarak Tekirdağ’ın özel bir yeri ve önemi oluştu.
Tekirdağ tarihin ilk yıllarından itibaren güzel,
koyu ve bereketli toprakları birçok milletin dikkatini
çekmiştir. Dolayısıyla şehir (bölge) birçok akınlara ve
medeniyetlere de sahne olmuştur.
TEKİRDAĞ ADI NEREDEN GELMEKTEDİR?
Tekirdağ’ın bilinen en eski adı M.Ö.5.Yüzyılda
Heredot’un tarihi haritası üzerinde BİSANTHE olarak
görülmektedir. Bu isim Anadolu’da Perslerin yenilgisine kadar
hep aynı kalır. Bu tarihten sonra RHAEDESTUS (M.Ö.334-M.S.843)
olarak kullanıldığı görülmektedir.
Daha sonra RODOSTO adını alır. Şarlman
imparatorluğunun 843’teki paylaşılmasını gösteren haritada
üstte büyük harflerle Rodosto, altta kare içinde Rhaedestus
yazılmıştır. Bu isim Bizans devrinin şehre verdiği isimdir. Bu
isim zamanımıza kadar gelmiştir. Avrupalılar bugün bile Rodosto
adını kullanmaktadırlar. Osmanlılar Tekirdağ’ı fethettikten
sonra 1358 tarihinden itibaren RODOSCUK demişlerdir. Osmanlı
tarihlerinde, fermanlarda, divan-ı hümayun vesikalarında, mezar
taşlarında daima bu isim kullanılır. 1732 tarihinden sonra
Rodoscuk bırakılıp TEKFURDAĞI adının kullanıldığını görüyoruz.
Ancak, bu isim değişikliğinin kesin sebebi bilinmemekle birlikte
Bizans derebeylerine “Tekfur” denildiğini biliyoruz. Cumhuriyet
devrine kadar şehrimiz Türkler arasında Tekfurdağı adıyla anıldı
ve yazıldı. Cumhuriyet devrinde Tekfurdağı TEKİRDAĞ’A çevrildi.
TARİH ÖNCESİ DÖNEMLERDE TEKİRDAĞ
Tekirdağ tarihi Trakya ve Marmara bölgesinin
tarihinden ayrı düşünülmemelidir. Anadolu ve Yakındoğu ile
Avrupa arasındaki göç, istila, ticaret kültür alışverişi gibi
her türlü ilişkinin Trakya üzerinden gerçekleşmesi bölgenin en
önemli özelliğidir. Akdeniz ve Ege’den gelerek Karadeniz’e geçen
ve buradan da büyük nehirlerle Orta ve Doğu Avrupa ile Asya’ya
açılan ana deniz yolunun düğüm noktası üzerinde yer alması
bölgenin ikinci önemli özelliğidir.
Deniz ve kara yolları üzerindeki stratejik konumu
nedeniyle uzak coğrafi bölgeler arasındaki kültür ilişkilerini
aydınlatacak ip uçlarının Trakya bölgesinde olduğu kabul
edilmiştir. Bunun yanı sıra ılımlı iklimi, tarım ve çiftçiliğe
elverişli toprakları, bitki örtüsü, su ve kara hayvanlarının da
zenginliği göz önüne alınırsa Trakya bölgesinin her dönemde
insanların oturmasına çok uygun bir ortam oluşturduğu
düşünülebilir. Türkiye Trakyasında Tarih öncesi dönemlere ait
arkeolojik araştırmalar çok yenidir. 1970’li yıllardan sonra
İstanbul Üniversitesi Prehistorya Ana Bilim Dalı öğretim
üyelerinden Prof.Dr.Mehmet ÖZDOĞAN’IN oluşturduğu bir ekip
Trakya’da tarih öncesi araştırmalara başlamıştı. Bu
araştırmalardan sonra 1980’li yılların sonunda Edirne ve
Tekirdağ’da yine bu ekip tarafından kısa süreli kurtarma
kazılarına başlandı. 1990’dan sonra bu ekip ile birlikte
Tekirdağ Müzesi de sistematik olarak Trakya’da Tarih öncesi
dönemlere ait kazı ve araştırmalarını sürdürmektedir.
Trakya’da Paleolitik (eski taş ) çağa ait
yerleşme yeri olarak İstanbul yakınlarındaki Yarımburgaz
Mağarası ve Trakya’nın Karadeniz kıyısında açık yerleşme yeri
olarak Ağaçlı bölgesi bilinmektedir. Tekirdağ Müzesi
Müdürlüğü’nün son yaptığı araştırmalarda Saray ilçesinde Ergene
ve Galata derelerinin oluşturduğu Güneşkaya ve Güngörmez
vadilerinde mağaralar tespit edilmiştir. Bu mağaraların üst
kesiminde İ.Ö.5000-3000 yıllarına tarihlenen çanak çömlek
parçaları bulunmuştur. Büyük bir olasılıkla Yarımburgaz
mağarasında olduğu gibi, yüzey tabakalarının altında Güneşkaya
ve Güngörmez Mağaralarında Eski Taş devrinin üst tabakalarına
(İ.Ö.200.000-10.000) rastlanabilir. Tekirdağ sahil şeridinde
yapılan kazı ve araştırmalarda Neolitik dönemden (ilk toprağa
yerleşme dönemi, insan toplumunun gelişmesinde bir devrim olarak
kabul edilmektedir. İ.Ö.8000–5000) Kalkolitik çağ (Köy
şeklindeki yerleşmelerin gelişimi, bakır ve madenciliğin
başlaması. İ.Ö.5000-3000), İlk Tunç Çağına (Tunç’un ortaya
çıkarak madenciliğin gelişmesi, beyliklerin oluşması) ait
yerleşmeler bulunmuştur.
Neolitik çağda Şarköy’de Burun Eren Çiftliği’nde,
Burdur Hacılar’da bulunan malzemelerle çağdaş malzemeler ele
geçmiştir. Aynı malzemeler İstanbul Üniversitesi tarafından
Enez’de Hoca Çeşme mevkiinde yapılan kazılarda da ele geçmiştir.
Bu buluntular o dönemlerdeki kültür ilişkilerinin ne kadar
yaygın olduğunu göstermektedir. Kalkolitik çağda önemli buluntu
yeri Marmara Ereğlisi yakınlarındaki Kargaburun mevkii
üzerindeki Toptepedir. 1963 yılında İngiliz Arkeoloji Enstitüsü
müdürü tarafından yoldan geçerken tesadüfen bulunarak yayınlanıp
bilim alemine duyurulmuştur.
Ancak 1988 yılında ikinci konut inşaatlarının
katliamına uğramıştır. 1989 yılında konutlardan arta kalan küçük
bir alanda Prof.Dr.Mehmet ÖZDOĞAN tarafından yapılan kazıda
Trakyanın en önemli eserleri ve kültür tabakasının ancak bir
bölümü ortaya çıkarılabilmiştir. Bu kazıda bulunan ve çok önemli
bir eser olan, İ.Ö.4300 yılına tarihlenen pişmiş topraktan
yapılmış Ana Tanrıça Figürü Tekirdağ Müzesinde sergilenmektedir.
Tekirdağ Müze Müdürlüğü ile İstanbul Üniversitesi’nin birlikte
Gazioğlu Köyü’nün sahilinde yer alan Menekşe Çatağı’nda yapılan
kazılarda alt tabakalarda Toptepe tabakalarıyla çağdaş
kalıntılar ele geçmiştir.
Menekşe Çatağı’nda elips şeklinde çit örme
tekniğiyle yapılmış kulübeler ve kulübelerin içinde ocak ve
fırınlar bulunmuştur. 1938 yıllarında Prof.Dr.Arif Müfit MANSEL
Alpullu’da Toptepe malzemesi olan testiler ele geçirmişti.
Kırklareli Aşağıpınar’da yapılan kazılarda da bu kültür
tabakasının ortaya çıkması, Trakya’nın o dönemde Deniz
sahilindeki kültürlerle iç kesimlerdeki kültürlerin ilişkilerini
ortaya koymaktadır.
İLK TUNÇ ÇAĞI VE ORTA TUNÇ ÇAĞINDA TEKİRDAĞ
İlk Tunç çağında, Trakya’da Marmara denizi sahil
kesimi boyunca yerleşmelerin uzandığı, son yapılan
araştırmalarda ortaya çıkmıştır. İstanbul ile Gelibolu
Yarımadası arasında İlk Tunç Çağı’nın başlangıcında oldukça
yoğun yerleşmeler vardır. Gelibolu Yarımadası’nda bu yerleşmeler
daha da yoğundur. Troya’nın birinci katıyla çağdaş olan bu
yerleşmeler İ.Ö.3000-2700 yılları arasına tarihlenmektedir.
Tekirdağ Müzesi’nin İstanbul Üniversitesi Prehistorya Ana Bilim
Dalı ile ortaklaşa olarak yaptığı Menekşe Çatağı kazılarında bu
dönem kalıntılarına oldukça yoğun olarak rastlanmıştır.
Menekşe çatağı İlk Tunç Çağı’nın ilk evrelerinde
Troyanın 1. katıyla çok benzerlik göstermekle birlikte Balkan
kültürlerinden Sveti Krilova kültürleri ile de ilişkiler tesbit
edilmiştir. İlk Tunç Çağı’nın II. (İ.Ö.2700-2400) ve III.(İ.Ö.2400-2000)
evrelerine Trakya da yoğun olarak rastlanmamakla birlikte yine
Menekşe Çatağı kazılarında Troya’nın ve Anadolu’da bir çok
yerleşmenin İlk Tunç Çağı’nın II.evresinde ortaya çıkan Depas
türü (çift kulplu kupalar) kupa parçaları bulunmuştur.
Tekirdağ sınırları içinde İlk Tunç Çağı’nın III.evresine
ait yerleşmelere rastlanmamaktadır. Kırklareli’de Aşağıpınar
Kanlıgeçit’te İstanbul Üniversitesi’nden Prof.Dr.Mehmet ÖZDOĞAN
tarafından yapılan kazılarda İlk Tunç Çağı’nın II.evresi ve Orta
Tunç Çağı’na geçiş evresinde tamamen İç Anadolu kültürlerine ait
bir koloni yerleşmesi ortaya çıkarılmıştır. Anadolunun özgün
mimari tipi olan Megaron tipi yapılar ile dini ve günlük
kullanım eşyaları bu kazıda bulunmuştur. Bu kazı İlk Tunç
Çağı’nın son evresinde Anadolu ile Trakya arasında ticari ve
kültürel bir alış veriş olduğunu belgelemekle birlikte Anadolulu
insanların Trakya toprakları üzerinde küçük koloni
yerleşmelerini kurduklarını da kanıtlamaktadır.
Orta Tunç Çağı’ndan, son Tunç Çağı’nın sonlarına
kadar (İ.Ö.2000-1300) birkaç küçük keramik buluntusu dışında
bulgulara rastlanmamıştır. Son Tunç Çağı’nın sonları ile İlk
Demir Çağı’nda (İ.Ö.1400-1000) batıdan büyük bir göç dalgası
gelmiştir.
İzlerine Ergene ve Meriç Havzasında rastlanan bu
göç dalgasından sonra karanlık bir dönem başlamaktadır. Antik
kaynaklar ve yakın zamana kadar arkeolojik bulgular yetersiz
kalmaktaysa da son dönemdeki Kırklarelideki Aşağıpınar
kazılarında Orta Demir Çağına ait yoğun bir yerleşme ortaya
çıkarılmıştır. Trakya’da son dönemlerde başlayan sistemli
kazıların devam etmesiyle karanlık diye bilinen dönemler de
yavaş yavaş aydınlatılabilecektir.
Şarköy İğdebağları köyünden İstanbul arkeoloji
müzesine götürülen Demir Çağı’na ait önemli bronz bir
kolleksiyon ve Tekirdağ Müzesi’ne getirilen bronz bir kaç
madenieser bu dönemde madenciliğin önemli bir rol oynadığını
göstermektedir. Yalnız bu çağda Anadolu’da kurumlaşmış
devletlerin (Hitit) varlığına karşılık Trakya’da Proto-Trak
olarak tanımlanan ve toplumsal örgütlenme bakımından çok daha
geri düzeyde toplulukların bulunması, anadolu ile Trakya’nın
kültürleri arasındaki en önemli farktır.
TRAKYA’YA İSMİNİ VEREN KAVİM “TRAKLAR”
Trakyanın yerli halkımıdırlar, yoksa dışarıdan mı
gelmişlerdir? Bu konuda kesin bir hüküm vermek bu günkü
bilgilerle zordur. Önceki yıllarda Tekirdağ tarihini yazanlar
İ.Ö.4000 ve 2000 yıllarında Trak akınlarından ve göçlerinden
bahsetmektedirler. Bilindiği gibi Trakya’da o dönemlerle ilgili
olarak yapılmış uzun araştırmalar ve arkeolojik kazılar olmadığı
gibi, o dönemler hakkında da yazılı belgeler de yoktur. Daha
önce de değinildiği gibi İ.Ö.14-13.Yüzyılda izlerine Ergene ve
Meriç Havzası’nda rastlanan bir göç dalgası bulunmaktadır ki, bu
göç eden toplum Proto Trak (Trak Öncüleri) olarak
adlandırılmaktadır. Daha sonra tarihçiler, traklardan ayrı
kabileler ve şehir krallıkları olarak yaşamış, hiçbir zaman bir
birlik oluşturamamış toplumlar olarak bahsetmektedirler.
Tarihçi Heredot: “Hintlilerden sonra en kalabalık
olanlar Trakya’lılardır. Birtek adamın komutasında ya da tek
iradeyle hareket etseler, hiç yenilmez ve bence, ulusların en
güçlüsü ve en kalabalığı lurlardı” demektedir. Traklar için iş
görmemek kibarlıktır. Toprakta çalışmak şerefsizlik ve
aşağılıktır.
Soylu yaşamak: Savaşa gitmek, başkalarını soymak
ve at yetiştirmektir. Bu nedenle de paralı asker sıfatıyla
denizci olarak donanmalarda, atlı olarak kara ordularında yer
almışlardır. Homeros’un İlyada adlı destanında Trakyalılar için
at besleyen, at yetiştiren gibi sıfatlar kullanmaktadır. Trak
kralı Rhesos’un atları için: “Görmedim onun atları gibi güzel,
iri atlar, giderler yel gibi, kardan beyazdırlar.” demektedir.
Trakya’ya elçi giden kişilere atların armağan
olarak verildiği yine Homeros’tan öğrenilmektedir. Ksenephon,
“Anabasis” (onbinlerin dönüşü) adlı eserinde bir Trak kenti olan
Perinthos (Marmara Ereğlisi) halkının orduya yetişmiş atlar
verdiğini yazmaktadır. Tanrılar arasında en çok Dionyzos (Doğa
Tanrısı olup, asma kütüğünü ve şarabı dünyaya yaymak için
yarenleri Satyr ve Menadlarla tüm dünyayı dolaşırlar.), Artemis
(Bolluğu ve bereketi simgeler. Hayvanların koruyucusu ve altın
yaylıdır. Trakyada geyik üzerinde yay ve okuyla tasvir edilir.),
Hermes’e (Doğa ve Bereket Tanrısıdır.) saygı gösterirler.
Traklar en iyi olarak ölü gömme adetlerinden tanınmaktadır.
Konunun başında Trakların tarih öncesi çağlardan beri Trakya’nın
yerli kavimlerimi yoksa kuzeyden gelen bir kavimmi olduğunun
kesin bilinmemekte olduğundan bahsedilmişti. Ancak kuzeyden
geldikleri savı daha kuvvetli bir olasılıktır.
Trakyada yoğun olarak görülen bazıları anıtsal
nitelikli, bazıları irili ufaklı yığma tepelerin hepsi “tümülüs”
denilen mezar tepeleridir. Trakya’da en erken tümülüs İ.Ö.1300
yılına tarihlenen Kırklareli’de bulunan Taşlıbayır Tümülüsüdür.
Ayrıca Kırklareli ve Edirne civarında Dolmen adı verilen büyük
iri taşların yanyana getirilerek ve sonra üzeri tekrar iri bir
taşlarla örtülerek yapılan anıtsal mezar tipleri vardır. Bu
mezar tiplerinin ilk örnekleri Traklara aittir. Dolmen tipi
mezarlar daha sonra bırakılmakla beraber, tümülüs geleneği Roma
döneminin sonuna kadar (İ.S.395) devam etmiştir.
Anadolu’da Friglerle İ.Ö.8.yy. sonlarında 7.yy.başlarında
ortaya çıktığı belirlenen tümülüsler Trakyada olduğu gibi tek
tanrılı dinlerden Hıristiyanlığın egemen olduğu Roma dönemi
sonuna kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu yüzden de bazı
arkeologlar Traklarla Friglerin aynı kavim olduklarını,
Trakyadaki Brig kabilesinin Anadolu’daki Frigler olduğunu iddia
etmektedirler. Tarihçi Heredot Trakların ölü gömme adetlerinden
şöyle bahseder: “Bir Trak öldüğünde ceset üç gün evde
bekletilir. Bu arada kurbanlar kesilir, cenaze ziyafetleri
düzenlenir. Ceset yakılır. Yahut yakılmadan mezarın içine konur.
Ağıtlar yakılır, şaraplar içilir. silah oyunları ve spor
müsabakaları düzenlenir. Mezarın üzerinde yığma tepe meydana
getirilir.”
Ayrıca Traklar iyi at yetiştiren kavimler
olduğundan, atlarına çok önem vermekteydiler. Trakların
öldüklerinde kendileri için tümülüsler yaptıkları gibi atları
için de tümülüs yaptıkları yada kendileriyle birlikte atlarını
da gömdükleri bilinmektedir. 1995 yılında Hayrabolu’nun Hacıllı
köyünde Tek Höyük Tümülüsü’nde Tekirdağ Müzesi Müdürlüğü’nce
yapılan kazılarda yukarıda belirtilen konuların büyük kısmı
ortaya çıkarılmıştır. 9,5.m yüksekliğinde ki tümülüs yığmasında
ortaya yakın yerinde yaklaşık 3x5m. boyutlarında 70 cm.
derinlikte bir çukur açılarak ölü yakılmış ve külleriyle
birlikte aynı yere gömülmüştür.
Bu çukurun 3 m. kadar önünde de yuvarlak bir
çukur bulunmaktaydı ki burada da Traklının atı yakılmıştı. At
yakılan çukurun içinde, yenmiş hayvan kemikleri ile büyük testi
parçaları bulunmuştu. Kemikleri bulunan hayvanlar dana, koyun,
keçi ve tavuktu. Testilerle şaraplar içilmiş ve sonrada testiler
kırılmıştı. Daha sonra da bu mezarın üzerine toprak yığılarak
tümülüs oluşturulmuştu. Traklar çeşitli kabileler halinde
yaşamışlar ve hiçbir zaman bir birlik oluşturamamışlardır.
Türkiye Trakyasında yaşayan en önemli iki Trak kabilesi vardır.
Bunlardan biri Ast’lar bir diğeri de Odyris’lerdir.Ast’lar
Istranca Dağları’nın eteklerinde oturan büyük bir kabileydi. En
önemli merkezlerinden biri Byzye kentiydi. Bu gün bu kent
Kırklareli ilinin Vize ilçesidir. Odyris’ler Trakyada yaşayan en
büyük ve en önemlikabiledir. Bu günkü Tekirdağ sahil kesimi
ileİpsala sınır kapısının batısına kadar olan bölgede
yaşamaktaydılar.
İ.Ö.4.YY.da Odyrislerin kralı Kersepleptes idi.
Bu yıllarda batıdan gelen bir Makedon saldırısı gündemdeydi.
Makedonya kralı II.Philip, İ.Ö.352 yılında Tekirdağ’a kadar olan
bütün Trakya’yı aldı. En son Karaevli Köyü’nün deniz sahilinde
yer alan Heraion Teichos kentini de Odyrislerden aldı. Daha
batıdaki Perinthos Kentini de kuşattıysa da alamadı. Perinthos
kenti daha sonra II.Philip’in oğlu Büyük İskender tarafından
zaptedildi. 1997-1998 yıllarında Karaevli Köyü’nün deniz
kıyısında yer alan Harekattepe Tümülüsü’nde Tekirdağ Müze
Müdürlüğü’nce yapılan kazılarda bir kral mezarı bulundu. Bu
mezar içinde II.Philip dönemine ait gümüş bir sikke (madeni
para) ele geçti. II.Philip döneminde bu bölgede Kersepleptes
Krallık yapmaktaydı. Kersepleptes’in ölüm tarihi, philip
döneminde ve İ.Ö.341’de olduğuna göre, bulunan Kral mezarı büyük
bir olasılıkla Odyris kralı Kersepleptese aittir. İdareci
kadroların makedon olmalarına karşılık, traklar onların
egemenliği altında yaşamlarını sürdürmüşlerdir.
Ancak Romalılar döneminde İ.S.1. yüzyılda
Romalılar Trakya’daki Trakları Romalılaştırmak için emekli asker
ve subaylarını yerleştirdikleri bir çok kentler kurdular. Bu
kentlerden bir taneside Malkara’nın Kermeyan Köyü’nün kenarında
yer alan Apri ya da Apros’tur. Bu dönemden başlayarak Traklar
her ne kadar eski adet ve göreneklerini bırakmasalar bile yavaş
yavaş asimile olmuşlardır. İ.Ö.8.yy. ile 6.yy. arasında Ege
adaları ile Marmara Denizi kıyıları ve Karadeniz kıyıları
arasında büyük bir deniz ticareti başladı. Sisam, Samos ve
Magaralılar Marmara ve Karadeniz kıyılarında ticarete dönük
koloni kentleri kurmuşlardır.
İlimiz sınırları içinde ve Marmara Denizi’nin
kuzeyinde kurulan en önemli kent Perinthostur (Bu günkü Marmara
Ereğlisi). Diğer kentler: Heraion (Karaevli köyüaltı), Bysante
(Barbaros), Ganos(Gaziköy), İstanbul il sınırları içindeki
Seliymbria (Silivri), ve Çanakkale il sınırları içindeki
Gallipolidir (Gelibolu).
İ.Ö.547 yılında doğudan gelerek Anadolu’yu saran
Pers istilasından Trakya da nasibini almıştır. Pers Kralı Dareus
İ.Ö.514-513 yıllarında Tuna’nın kuzeyine kadar ilerlemiştir. Bu
sırada Istrancaların batısında büyük su kaynaklarının bulunduğu
alanda ordusunun kamp kurduğu bilinmektedir.
Bu alan ya bu günkü Saray ilçesinin kuzeyindeki
Ergene nehri su kaynaklarının bulunduğu alandır, yada
Pınarhisar’ın Kaynarca köyü su kaynaklarının bulunduğu alandır.
İ.Ö.476 yılında Persler Kimon tarafından yenilgiye uğratılarak
Trakya’dan çekilmişlerdir. İ.Ö.352 yılında Makedonya Kralı II.Philip
(İ.Ö.359-336 ) Batı Trakya üzerine yürüdü. Kypsela’dan (İpsala)
Perinthos’a (Marmara Ereğlisi) kadar olan sahil bölgesi o
dönemde Odyris Krallığı’nın hakimiyetindeydi. Odyris kralı da
Kersepleptes’ti. Philip en son olarak Kersepleptes’i yenip
Karaevli köyü altındaki Heraion Teichos Kentini almıştı.
Perinthos kentini kuşattıysada kenti ele
geçirmeye muvaffak olamadı. II.Philip’ten sonra yerine geçen ve
Hindistana kadar sefer yapan oğlu Büyük İskender Perinthos’u ele
geçirdi. Perinthosta darphane kurarak kendi adına para darp
ettirdi. Roma dönemine kadar Trakya Makedonyalıların
hakimiyetinde kalmıştır. İ.Ö.72 yılında Pontus (Samsun merkez
olmak üzere orta Karadeniz Bölgesi) kralı Mithridatos batıyada
saldırılarda bulunmuş, Trakya’yı eline geçirmek istediysede
başarılı olamamıştır.
ROMA DÖNEMİNDE TRAKYA
İ.Ö.197-İ.S.395 Roma askeri müdahelesiyle İ.Ö.197
yılında Trak Kabileleri bağımsızlıklarını kazanırlar. İ.S.46
yılında Trak Krallarından Rhoemetalces III.ün kendi karısı
tarafından öldürülmesinden sonra İmparator Cladius, Trakya’yı
Romanın bir eyaleti olarak ilhak etmiş atlı sınıfından bir
Procuratoru eyaletin idaresine atamıştır. İmparator Cladius
Trakya’yı Romanize etmek amacıyla, Trakya’nın iç bölgelerinde
emekli Roma askerlerinin yerleştirildiği iki Roma kolonisi
kurmuştur.
Bunlardan birisi bu gün Malkara yakınlarındaki
Kermeyan Köyünün bulunduğu yerdeki Apri yada Apros adıyla anılan
kenttir. Bir diğeri Bulgaristan topraklarında kalan Dealtum’dur.
Bu konu Apri’de çıkan asker yazıtlarından anlaşılmaktadır. Roma
İmparatoru Septimus Severus döneminde Bizantion’un (İstanbul)
Roma’ya başkaldırmasından sonra Bizantionlularla Romalılar
arasında yapılan savaşta, Perinthoslular Romalıların yanında yer
almış ve Romalılar savaşı kazanmıştır. Romalıların izlediği
politika sayesinde Traklar tamamen asimile olmuşlar ve Trakya
tamamen Roma hakimiyetine girmiştir. Perinthos (Marmara
Ereğlisi) bu dönemde eyalet merkezi olmuştur.
BİZANS DÖNEMİNDE TRAKYA
İ.S.395 – 1354 Romaİmparatorluğu’nun 395 yılında
ikiye ayrılmasından sonra Trakya Bizans (Doğu Roma)
İmparatorluğu’nun toprakları içerisinde kalmıştır.
Bizansİmparatorluğu döneminde batıdan birçok akınlar
yapılmıştır. Bunların en önemlileri: Hun akınları
(378-559), Avarların akınları (587-626), Bizans
İmparatorluğu’nun çöküş döneminde Haçlı seferleri sırasında
Latinlerin Bizans’ı ele geçirmeleridir (1096-1261). Doğudan
gelen akınların en önemlisi Arap akınlarıdır(673-718). Batıdan
gelen akınlar Bizanslıların Trakya’da savunmaları amacıyla
birçok kaleler yapmalarına sebep olmuştur.
İlimiz sınırları içinde bu kaleler şunlardır;
Şarköy Yenice Köyü Cin Kalesi, Şarköy Elmalı Köyü Kalesi,
Malkara Yenidibek Kalesi, Malkara Kermeyan Köyü Kalesi, Şarköy
Beyoğlu Köyü Kalesi, Şarköy Uçmakdere Kartalkaya Kalesi, Naip
Köyü Kalesi, Misinli Kalesi ve Çorlu Kalesidir. Süleyman Paşa
komutasındaki Osmanlı kuvvetlerinin Gelibolu üzerinden Trakya’ya
geçmelerinden sonra, Bizans İmparatorluğu hem doğudan hem de
batıdan kuşatılmış olup, 1453 senesinde Fatih Sultan Mehmet
tarafından İstanbul’un fethedilmesiyle tamamen tarih sahnesinden
silinmişlerdir.
OSMANLI DÖNEMİ VE TÜRKLERİN RUMELİ’YE GEÇİŞLERİ
Malazgirt savaşından sonra Anadolu’da iyice
yerleşen Selçuklular, boğazlara dayandılar. Anadolu Beylikleri
döneminde özellikle Çanakkale Boğazı üzerinden Rumeliye yapılan
akınlar sıklaştı.
Trakya’nın Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi
de bu akınların ardından oldu. Aynı zamanda Türkler bu akınlar
esnasında bölgeyi iyice tanıdılar. Karasi, Aydın ve
Osmanoğulları beylikleri, Tekirdağ’a başlıca yedi akın yaptılar.
Süleyman Paşa komutasındaki Türkler 1354 yılında Rumeliye kesin
olarak geçmeden önce Bizans İmparatorları ile Türkler arasında
uzun süren samimi ya da çıkara dayanan ilişkiler görülmektedir.
İlk olarak 1320’li yıllarda Bizans’taki taht kavgası sırasında
güç durumda kalan Kantakuzenas, Aydınoğulları’na başvurarak
yardım talep etti.
Aydınoğlu Umur Bey donanmasıyla harekete geçerek
Bulgarlar’ı Dimetoka’dan (Edirne) kovdu. 1344’te Latinlerin
İzmir’i işgal etmeleri, Aydınoğullarını ve onlardan yardım uman
Kantakuzenos’u zor durumda bıraktı. Kantakuzenos Umur Bey’in
teklifiyle Orhan Bey’e başvurdu ve ondan aldığı yardım ile
1346’da Edirne’yi ele geçirdi. Yine 1349’da Sırplar Selanik’i
kuşatınca Bizans İmparatoru tekrar Türklerden yardım istedi.
Orhan Bey, Süleyman Paşa komutasındaki orduyu Rumeliye
göndererek Selanik’in kurtarılmasını sağladı. 1348’de Çanakkale
Boğazını aşan akıncılar bu kez Tekirdağ’da görünerek kıyı
bölgelerini ele geçirdiler ve Vize’ye kadar yaklaştılar.
Asıl imparator İannes ile egemenlik savaşını
sürdüren Kantakuzenos zor duruımda kalınca yeniden Osmanlılara
başvurdu. Yapacakları yardım karşılığında Gelibolu’da bir kaleyi
armağan olarak vermeyi teklif etti. Bizanslılar 1352’de
Gelibolu’da Çimbi Kalesini Osmanlılara teslim etti. Buraya
yerleşen Süleymen Paşa kısa sürede durumunu sağlamlaştırdı. Bu
arada Gelibolu Türkler tarafından ele geçirildi(1354).
Süleyman Paşa beraberindeki Lalaşahin Paşa, Hacı
İlbey, Evrenos, Gazi Fazıl ve Yakup Ece ile Trakya’nın fethine
hazırlandı. Bu arada Bizans’ın Sırp, Bulgar ve Macarlarla
anlaşarak saldırıya geçme ihtimalini göz önüne alan Süleyman
Paşa çabuk davranarak Şarköy İlçemizin topraklarını ve o zamanki
adı “Od Köklük” olan Balabancık’a ve Müstecablu’ya (Müstecep)
uzanan yerleri alarak Tekirdağ’a kadar bu bölgeyi tamamen ele
geçirdi. Bu arada Osmanlıları Rumeliye çıkartmakla,
imparatorluğu büyük bir tehlike ile karşı karşıya bıraktığını
anlayan Kantakuzenos Orhan Bey’e başvurarak Çimbi Kalesini
kendisine satmasını ve birliklerini buradan çıkarmasını istedi.
Orhan Bey Çimpe kalesini satabileceğini ancak
fethedilen yerlerden çıkılmayacağını söyledi. Bizans
merkezindeki karışıklıklardan yararlanan Süleyman Paşa fetih
hareketlerini hızlandırarak; Malkara, Keşan, Hayrabolu, Tekirdağ
(1357), ve Çorlu’yu (1358) ele geçirdi. Çorlu’nun alınmasıyla
İstanbul-Edirne yolu kesilmiş oldu. Fakat 1357’de Süleyman Paşa
ölünce fetih hareketleri duraklama gösterdi.
Şehzade Murat en küçük duraklamanın bile
Rumeli’deki tüm toprakların yitirilmesine sebep olacağını
düşünüyordu. Süleyman Paşa’nın ölümünden sonra fethedilen yerler
korunmamış ve kısa bir süre içinde Çorlu ve Tekirdağ yöresi
Bizanslıların eline geçmiştir. Harekete geçen Osmanlılar 1359’da
Çorlu’yu yeniden ele geçirdiler. Bundan sonraki hedef Edirne
idi. Lüleburgaz alındıktan sonra Osmanlı ordusu Babaeski’ye
yerleşti. Ordunun sol kanadını komuta eden Hacı İlbey Malkara,
İpsala ve Dimetoka’yı (Edirne) aldı. Edirne’nin fethinden sonra
(1361) yöre bütünüyle Türklerin eline geçti.
TEKİRDAĞ İLİNİN TÜRKLEŞMESİ
Padişah I.Murat, fethettiği toprakları Malkara ve
Şarköy’den başlayarak Ahi büyüklerini Malkara civarına, Türkmen
ve Yörükleri Şarköy, Tekirdağ, Hayrabolu ve Çorlu yöresine
yerleştirmeye başladı. Karasiden başlayarak Tokat, Sivas,
Kayseri, Kütahya ve Ermenek’ten gelen Türkler ilimizin ilk Türk
sahipleri oldu. I.Murat bu göçmenlerin Rumeliye geçirilmesi için
Ceneviz gemicilerine 1363 yılında altmış bin altın vermişti.
Tekirdağ Osmanlı Türk şehri olarak gelişti.
Kasaba toprakları Gazi Murat Beyden sonra Hekim Baş’lara arpalık
olarak verildi. En büyük Yörük Beyleri Tekirdağ, Vize, Hayrabolu
ve Çorlu’da otururdu. Beyler kendilerine şartlı olarak verilen
bu çiftliklerde atlı ve yaya asker beslerdi. Çiftliklerde
kurulan Müsellim Ocakları, yeniçeri teşkilatı ve Sipahi
teşkilatları gelişince, yörükler ve onlardan kurulmuş sipahi
ocakları geri hizmete alındılar. Devletin donanma, kale, köprü,
yol, derbent, resmi yapı onarımı, su yolları işlerinde bazı
vergilerden muaf tutularak çalıştılar.
Zamanla bu teşkilatlar kaldırıldı. “Evlad-ı
Fatihan” adı altında II.Murat zamanına kadar geldi.
Evliya Çelebi Tekirdağ için “Topkeşen Yörük
beylerinin tahtgahı’dır” der. Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş
devrinde çok sayıda Türk boyları Tekirdağ ili topraklarına
yerleştiklerinden, bugünkü köy ve çiftlik adlarımız arasında
Oğuzlara, Avşarlara, Danişmentlilere, Dulkadirlere, Bozoklulara,
Karamanlılara, Saruhanlılara, Aydın ve Karesi Oğullarına, Suriye
ve İran Yörüklerine ait olanları çoktur.
Örneğin;
Karaman Oğullarından; Şerefli, Davutlu
Oğuzlardan; Kayı, Kınık, Karaevli ve Yazır
Danişmentlilerden; Kaşıkçı
Saruhanlılardan; Doğucalı, Deliler, Karahalil,
Kuyucu
İran Yörüklerinden; Bayramşah, Kazancı
Fetih sırasında Tekirdağ’ın bulunduğu yer bir
çiftlik arazisi durumundaydı. Barbaros’ta bulunan kent o zamana
kadar etrafı surlarla çevrili idi. Osmanlılar’ın Trakya’yı fethi
sırasında Tekirdağ toprakları üs olarak kullanılmıştır.
I.Murat, 1366’da Gelibolu’daki Ahi Reislerinden
Ahi Mustafa’yı Malkara’ya yerleştirdi. 1373’te Bizanslılar, Vize
yöresini yağmaladılar. Bunun üzerine I.Murat, hemen Gelibolu’ya
geçerek güçlerini Malkara’da topladı. Burasını üs durumuna
getirdi. Lalaşahin Paşa’yı İpsala yolundaki Firecik Kalesini
almakla görevlendirdi. Kendisi de Çatalca yöresine doğru
yürüyünce Bizans imparatoru barış istemek durumunda kaldı.
Bundan sonra
Tekirdağ ve yöresi uzunca bir zaman barış içinde
yaşadı.
TEKİRDAĞ’DA YÜRÜKLER
Tekirdağ ve Vize başta olmak üzere Hayrabolu,
Malkara, Çorlu önemli Yürük merkezleriydi. Yürükler’den istenen
görevleri yoluna koymak ve başlarında bulunmak yürük beylerine
düşmekteydi. Yürükler’in devlete karşı sürekli yükümlülüğü
vardı. Devlet de onlara yer vermiş ve vergilerden muaf
tutulmuştu.
II.Mehmet (Fatih ) döneminde Yürükler üzerine ilk
kanunname çıkarıldı ve Yürük ocakları kuruldu. Yerleşik ve özel
statüye bağlı Yürükler’e Müsellem dendi. Müsellem ocakları,
yürükler’den kurulmuştu ve başlangıçta atlı savaşcı bir sınıftı.
Daha sonraları yavaş yavaş geri hizmete alındı. Yürük
ocaklarıyla aynı görevleri yerine getirmeye başladı. Müsellemler
köy ve çiftliklerin kendilerine ayrılmış topraklarında, başta at
olmak üzere, hayvancılık ve çiftçilik yaparak, vergi ödemeden
geçinirlerdi.
Bunda başka Müsellem çiftlikleri alınıp satılamaz
ve tapuya bağlanamazdı. Bu çiftlikler başkaları işlerse,
vergisini Müsellemler alırdı. Savaşlara her ocaktan iki nöbetli
gider, bunların masraflarını geri kalan yamaklar karşılardı.
Çiftlikler, Müsellemler’ce ortaklaşa işlenir ve yıllık gelir
aralarında paylaştırılırdı.
Savaşa gitmeyene bu pay verilmez ve bunların
payına, devlet adına, mevkufat emini denilen görevli el koyardı.
Yürükler’in görevleri barış ve savaşta değişirdi. Savaşta, yol
açmak, hendek ve siper kazmak, top çekmek gülle ve ağırlık
taşımak, askere zahire ulaştırmak, köprüleri, kara ve su
yollarını korumak ve onarmak, maden ocaklarında, tersanelerde
çalışmak, gemilere gereç ve kereste taşımak, köprü, su yolu
yapmak ve onarmak başlıca görevleriydi. İşlek yolların, güvenlik
açısından önemli yerlerinde nöbet tutmak gibi bir görevleri de
vardı.
Buna derbentçilik adı verilirdi. Derbentin
çevresindeki köylerden bu işe istekli bulunmazsa ya da derbent
çok önemliyse, koruma Müsellemlere verilirdi. Yürükler, barış
dönemindeki çalışmalırıyla, devletin askeri ve ekonomik gücünü
arttırırlardı. Savaştaki barışın temeli olan geri hizmetler,
yürük ocaklarınca, masrafsız ve kolayca sağlanıyordu.
Osmanlılar, bu yüzden Yürük oacaklarını yaşatmaya büyük özen
göstermişlerdir. Kimi zaman işlerin iyi yürümesi için, Türk
Yürükler’in arasına Müslüman olmuş ya da olmamış
Hiristiyanlar’ın, Anadolu’dan gelme bekarların girmesine de izin
veriliyordu.
Yürük ocakları donanma hizmeti için kıyılarada,
yol, köprü, menzil yapma, zahire toplama için anayolların
üzerinde, maden işletmelerinin yakınlarında konar göçerlerdi. Bu
nedenle Yürükler Tekirdağ, Çorlu, hayrabolu, Malkara yörelerinde
toplanmışlardı Genellikle bir Yürük ocağı 24 kişiden oluşurdu.
Bunların içinde 1 kişi eşkinci seçilirdi. Yürük ocaklarının
yönetim ve denetim işlerini subaşılar, yürük beyleri, zaimler,
seraskerler, alaybeyleri ve kadılar görürdü. Çeribaşı,
eşkincileri toplamak, göndermek ileri uğraşırdı. Çeribaşının
zeameti vardı. Yürükler’in özel işleri çeribaşlarca görülür,
devlet işlerini subaşı Yürükbeyi, serasker, alaybeyi, sancakbeyi
ve kadı üstlenirdi. Serasker, Yürükler’in içinden, divanca
atanırdı.
Yürükler’in görevi, ağır ve sürekliyidi. Angarya
sayılabilecek işlerin savaş ve barışta sürüp gitmesi ve giderek
artması, Yürükler arasında genel bir hoşnutsuzluğa yol açtı.
Yürük kanunnamesinin sıkı hükümlerine karşın, Yürükler toprağa
bağlanmaya, işten kaçmaya başladılar. Bu durum 1691’e değin 1
yüzyıl sürdü. II. Viyana kuşatmasından sonra başlayan bozgunun
önlenmesi için Osmanlı Devleti, bazı önlemler alma youna gitti.
Bu önlemlerden birisi de Yürükler’in “Evlad-ı Fatihan” adı
altında yeniden örgütlenmeleriydi. Bu dönemde Tekirdağ’dan ancak
150 kişi “Evladı Fatihan”a kaydedilebilmişti.
OSMANLI DEVRİNİN ÖNEMLİ OLAYLARI
Osmanlı Devrinde bu bölgede cereyan eden önemli
olaylar sıralanacak olursa; Düzmece Mustafa olayı, Yavuz-Beyazıt
çatışşması, şeyhülislam Feyzullah Efendi olayı gibileri
sayılabilir.
BÜYÜK KARIŞTIRAN’DA BABA-OĞUL İKİ PADİŞAHIN
SAVAŞI
Padişah II.Beyazıt’ın tutumunu beğenmeyen ve
kardeşi şehzade Ahmed’in Padişah yapılmak istendiğini
Anlayan şehzade Yavuz Selim, kayınpederi olan
Kırım Hanından aldığı Tatar askerleri ile Edirneye gelmiş ve
babası II.Beyazıt ile Büyükkarıştıran’da karşılaşarak savaşmıştı
(1511). Selim Ağustos ayında yapılan bu savaşı kaybetti.
Yanındaki çoğu Tatar olan kırk bin kadar kuvvet dağıldı. Buradan
İğneadaya kaçarak bir gemi ile Kırım’a döndü. Yavuz çoktan beri
göremediği babasının elini öpmek için geldiğini bildirmişti.
Fakat şehzade Ahmed’i tutanlar, araba içinde
bulunan padişaha örtüyü kaldırarak “Elinizi öpmeye gelen
oğlunuzun kuvvetini görün, mürettep ve müsellah askerlerle oğul
babayı böyle mi ziyaret eder” diyerek baba-oğul savaşını
körüklemişlerdir. Fakat sonra olaylar Yavuz’dan yana gelişerek
babasının yerine padişah oldu (1512).
Baba– oğul iki padişahın ölümleri:
Yerine Yavuz Selim’i geçirmek zorunda kalan II.Beyazıt
kendi dileği ile Dimetoka’ya giderken 1512 Nisanında Çorlu’da
ansızın öldü. Ölüm sebebi kesin olarak belli değildir. Yavuz
Selim’in ölümüne gelince; bu büyük padişah 1520 Ağustosunda
İstanbul’dan Edirne’ye gidiyordu, sırtında iki omuzu arasında,
bir çıban çıkmıştı.
Çok ızdırap veren bu çıbanın tedavisi çin
Çorlu’da kırk gün kaldı. Fakat durumu gittikçe kötüleşiyordu.
Karargahı Sırtköy’de idi. Öleceğini anlayınca büyük devlet
adamlarını başına topladı ve oğlu Süleyman’ı çağıttı. Sırtköy’de
21 Eylül 1520 tarihinde 54 yaşında iken can verdi. Ölümü,
Şehzade Süleyman İstanbul’a gelip padişahlığını ilan edinceye
kadar gizli tutuldu.
Ünlü sadrazamlardan Köprülü Fazıl Paşa’da 1687’de
buraya yakın Karabiber Çiftliğinde ölmüştür.
Nizam-ı Cedid Olayları:
III.selim zamanında Malkara’da çıkan eşkiya
olaylarını bastıran, Nizam-ı Cedit askeri oldu. Rumeli
olaylarını bastırmak için Padişah Nizam-i Cedid’i Rumeli’ye
geçirmeyi uygun buldu. Nüfuzlarının iyice kırılacağını anlayan
Rumeli derebeyleri memnun olmadılar.
Padişah fermanını okuyan Tekirdağ Kadısı,
yeniçeriler tarafından öldürüldü. Bu ayaklanma Çorlu, Silivri,
Edirne dolaylarına yayıldı. Kadı Abdurrahman Paşa, Nizam-ı Cedid
askeri ile bu ayaklanmaları bastırdı. Buna rağmen padişahın
Nizam-ı Cedid’in geri dönmesini istemesi, gericilik olaylarının
gelişmesine yol açtı.
Sürgünler:
Başta Malkara ve Tekirdağ olmak üzere, Tekirdağ
ili Osmanlı İmparatorluğu devrinde, sayılı sürgün yerlerinden
biri idi. Saray’daki Ayas Paşa Caminin avlusu Giraylar
Kabristanı haline gelmişti. Malkara’da da benzer paşalar
mezarlığı vardı. Malkara’ya sürülenlerden en tanınmış olanları
Hadım Süleyman Paşa, Koca Sinan Paşa, Sofu Mehmet Paşa, Boynu
Yaralı Mehmet Paşa, Melek Ahmet Paşa, Siyavuş Paşa, IV.Murat’ın
sadrazamlarından Halil Paşa.
Bunlardan bazıları zamanla sürgünden
kurtulmuşlar, bazıları da saraydan gönderilen cellatlar
tarafından boğulmuşlar, bazıları da ecelleri ile ölmüşlerdir.
Tekirdağ’a sürülenler arasında: Yeniçeri ağası Mehmet Sait Ağa,
yeniçeri ağası Salih Paşa, sadrazam Tevfik Ali Paşa,
Abdülmecit’in ilk sadrazamı Hüsrev Paşa, Tekirdağ’lı Zahire
Nazırı Mustafa Paşa, Hamami Mehmet Paşa, II.Mahmut zamanında
Sadrazam Esseyd Ali Paşa vardır.
Macar Prensi ve bağlıları da İstanbul’dan
Avusturya devletinin baskısı üzerine uzaklaştırılmış
olduklarından bir bakıma sürgün sayılabilirler.
MACAR PRENSİ RAKOCZİ FERENÇ II:
Macaristan’ın bağımsızlığı için Avusturya
İmparatorluğu ile çarpışan (1703-1711) Erdel Kralı, Macaristan
Prensi Rakoczi II.Ordusu mağlup olunca ilk olarak Polonya, sonra
İngiltere ve Fransa’ya yerleşti. Kendisine destek vermek için
Çorlulu Ali Paşa’nın sadrazamlığı esnasında padişah Sultan Ahmet
(II.Ahmet) tarafından Türkiye’ye davet edildi. Kendisini
Fransa’dan getirmek üzere birlik ve kalyon tahsis edildi. Daveti
kabul eden Rakoczi Ferenç II. generalleri ve bağlıları ile
birlikte 1718’de Gelibolu’ya geldi. Gelibolu’da erkan ve Tatar
Hanı tarafından karşılanan Rakoczi emrine tahsis edilen
arabalarla beraber Edirne’ye gitti.
Baltacı Mehmet Paşa tarafından karşılanan Rakoczi,
Sultan II.Ahmed tarafından kabul edildi. Osmanlı-Avusturya
hükümetlerinin Pasarofça nantlaşmasını imzalamasından sonra
(1718), Rakoczi ve beraberindekiler İstanbul’a gittiler.
Avusturya elçisinin şikayeti üzerine 1720 yılında maiyeti ve bir
bölük koruması ile Ereğli üzerinden iki kalyonla Tekirdağ’a
gönderilen Rakoczi hükümdar muamelesi gördü. Türk hükümetinin
kiraladığı 23 adet evde misafir olarak kaldılar.
Rakoczi günlerini misafir kabul etmek, yemekler
vermek, ava gitmek, osmanlı hükümetine ikaz edici mektuplar
yazmak ve ibadetle geçirdi. Yanında Macar ediplerinden Mikes
Kelemen de vardı. Şimdi mülkiyeti Macar Hükümetine ait olan
tarihi eve yerleşti. Rakoczi’nin 15 yıl yaşadığı ev halen
müzedir. 8 Nisan 1735’te vefat etti.
Rakoczi’nin iç organları Tekirdağ’da Rum
mezarlığına, külleri İstanbul’da saint Lazor kilisesinde toprağa
verildi. 1906’da gelen bir heyet küllerini doğum yeri olan
Kosice (Kassua) şehrine merasimle götürdü. Şehrimizde bir
çeşmesi, Müzesi (Evi) ve 23.8.1994 günü özgürlük parkında
dikilen bir anıtı olan Rakoczi Ferenç Türkiye-Macaristan dostluk
bağlarının bir köprüsüdür.
MİKES KELEMEN
Macar Edibi, Erdel’de (Zagon) 1690 Ağustos’unda
doğmuştur. Babası Avusturyalılar tarafından öldürülmüş, Mikes
Kolozsuar Cizvit kolejinde okumuş ve bu okulun tesiri ile
katolik olmuştur. 1707 yılında 17 yaşında iken Kral II.
Rakoczi’nin yanına verilmiştir. Rakoczi’ye çok büyük sevgi ve
sadakatla bağlanmıştır. Avusturya’ya karşı yapılan savaştan
sonra Rakoczi ile beraber Polonya’ya,İ ngiltere’ye, Fransa’ya
gitmiş ve nihayet Tekirdağ’a yerleşmiştir.
Geldiği 1725’ten öldüğü 1761’e kadar 36 yıl
Tekirdağ’da yaşamıştır. Tekirdağ’daki ömrü okuyup yazmakla
geçmiştir. Mikes Kelemen Macar edebiyatının ünlü simalarından
biridir. 13 eseri Macar Milli Müzesindedir. En ünlü ve önemli
eseri ise “TÜRKİYE MEKTUPLARI” dır. Bu Türkiye’den meçhul bir
teyzeye yazılmış 207 mektuptan oluşur. Eser 18.asırdaki Türk
toplumsal yaşayışını, törenleri, adetleri, folkloru çok güzel
canlandırmaktadır. Bu eser Milli Tarihimiz ve Tekirdağ Tarihi
bakımından çok önemlidir.
28 Mayıs 1720 tarihli Mektubu:
“Biz artık burada ev bark sahibi olduk, rahata
kavuştuk. Tekirdağ’ı çok sevdim ama Zagon’u unutamıyorum.
Doğrusu ablacığım, biz burada pek güzel, ferahlık bir yerde
bulunuyoruz. Şehir epeyce büyük ve oldukça güzel, deniz
kıyısında hoş ve gönül açan bir yamacın üstünde.
Avrupa’nın tam kıyısında sayılırız. Buradan
İstanbul’a atla iki günde rahat gidilir, denizden de bir günlük
yol. Herhalde Bey için hiçbir tarafta bundan iyi yer
bulamazlardı. İnsan ne tarafa giderse her yanı güzel kırlar,
fakat boş arazi değil, çünkü burada toprağı mükemmel işliyorlar.
Köylere yakın olan kırlar boş olmadığı gibi, şehrin etrafındaki
topraklar da bakımlı bahçeler gibi gayet iyi işlenmiştir. Hele
şu sırada insan tarlalara, bağlara, ve sebze bahçelerine
bakmakla doyamıyor. Sırtlarda o kadar çok bağ var ki, başka
yerde ancak bir vilayette bu kadarı bulunur. Bunlara çok da iyi
bakıyorlar. Bağlarda pek çok meyve ağacı var, öyle ki insan
buralarını meyve bahçesi sanır. Yalnız burada bağlara bizde
olduğu gibi sırık dikmiyorlar, bu yüzden asmaların çubukları
yerlere sarkmakta ve yapraklar bağın toprağını örtmektedir.
Yaz yağmurunun az düştüğü bu sıcak yerde ise buna
ihtiyaç vardır. Çünkü bu suretle toprak yaş kalır ve omcalarda
kurumaz. Burada sebze bahçesi de pek çok; bunlar buranın adetine
göre iyi işlenmiş ama bizimkilere benzemez. Sonra pamuk ekimi de
burada her yerden fazladır ve bunun ticareti de geniş ölçüdedir.
Pamuk Torda vilayetinde yetişebilir, fakat bizim inişli yokuşlu
toprağımızda gerekli sıcaklığı bulamaz. Burada kadınların bütün
yıl işleri pamuğu ekmek, toplamak, satmak ve dokumaktan
ibarettir.
Mayısta ekiyor, ekimde topluyorlar. Herhalde
pamuk çok iş istiyor, fakat buralı kadınların zaten dışarda
başka işleri olmadığından onunla uğraşmaya vakit buluyorlar.
Şehre gelince; uzunlamasına büyümüş olan bu şehre burada güzel
denebilir ve içinde güzel evler çok, fakat bunlar hiç de güzel
görünmüyorlar çünkü Türkler karıları dışarıyı görmesinler diye
sokak tarafına pencere koymuyorlar.
Kıskançlık ne iyi şey. Şehrin çok geniş bir
pazarı var. Tavuk, kaz gibi kümes hayvanlarının her çeşidi ile
meyve, sebze burada ucuz; biz gelmeden önce daha ucuzmuş. Biz
her ne kadar biraz pahalılığa sebep olduksa da buraya sukunet
getirdiğimiz muhakkak, çünkü buralılar söylüyorlar.”
KIRIM GİRAYLARI
Cengiz Han’ın soyundan gelen Kırım Hanları türlü
sebeplerle görevlerinden uzaklaştırıldıkları zaman büyük suçları
yoksa, çoğu Saray dolaylarındaki köy ve çiftliklerde
oturtulurdu. Bu durum III.Selim devrine kadar sürdü. Bunların
bazıları Çorlu, Hayrabolu ve Malkara’da ikamet etmişlerdi.
Saray ilçesinde yaşayıp vefat eden Kırım
Hanlarından II.Devlet Giray Han (Öl:1725), II.Fetih Giray Han
(Öl:1746), İslam Giray Sultan (Öl:1742), III.Selim Giray Han
(Öl:1785), IV.Devlet Giray Han (Öl:1780), Şahbaz Giray Han
(Öl:1792) olup kabirleri Saray Ayaz Paşa Camii avlusunda
bulunmaktadır.
PADİŞAH ZİYARETLERİ
Tekirdağ Osmanlı İmparatorluğu devrinde devlet
merkezi olan Edirne-İstanbul gibi iki önemli şehrin arasındave
sefer yolları üzerinde oluşu nedeniyle hemen bütün padişahların
geçit ve uğrak yeri olmuştur. Tarihi olaylarla ilgili bölümlerde
belirtilenlerden başka, önemli ziyaretler: I.Murat (Hüdavendigar)
fetihler nedeniyle (1357-363) yıllarına Barbaros, Tekirdağ ve
Çorlu’ya gelmiştir.
1613’te I.Ahmet Edirne’den Malkara yoluyla
Gelibolu’ya gitmiş, İstanbul’a dönüşüde Tekirdağ’ın Balabanlı
Köyü, İnecik Bucağı, Umurca Çiftliği üzerinden olmuştur. Padişah
IV.Mehmet (Avcı) 1671’de Girit’i alan Köprülü Fazıl Ahmet
Paşa’yı karşılamak üzere Tekirdağ’a gelmiştir. Padişah II.Mahmut
Tekirdağ’a devletin ilk buharlı gemisi Swift ile ilk kez 28 Ocak
1830 da gelmiş ve bir gece kalarak dönmüştür. İkinci kez 1831
yılında Şeref Resan adlı gemi ile Tekirdağ limanına uğrayarak
Gelibolu’ya gitmiştir.
RUS AKINI VE İŞGALİ
Balkanlardaki milliyetçilik hareketlerinin
etkisiyle Mora isyanının meydana geldiği sıralarda Tekirdağ
İlinden çok sayıda asker toplanarak kara ve deniz yollarıyla
Yunanistan’a gönderilmiştir. Mora isyanından sonra Rus savaşı
sonunda ise 1829’da Ruslar Edirne’yi alarak Tekirdağ’a kadar
akıncılar gönderdiler.
Edirne anlaşmasıyla çekildiler. 1876 Osmanlı-Rus
savaşında ise ordularımız yenilince, 20 Ocak 1878’de Edirne’yi,
31 Ocak 1878’de Tekirdağ’ı işgal ettiler. 3 Mart 1878’de
Ayastefanos antlaşmasıyla çekildiler.
BALKAN SAVAŞI VE BULGAR İSTİLASI
Balkan savaşında ordularımız 15-21 Ekim 1912
tarihli Lüleburgaz savaşında yenilince Bulgarlar Çatalca’ya
kadar ilerlediler. Şarköy ilçesinin bazı bölgelerinden başka
bütün Tekirdağ ili toprakları işgal edildi. Bulgar ordusu Türk
kuvvetleri tarafından Çatalca’da durduruldu.
Ordumuz Şarköy ve Mürefte dolayında harekata
giriştiyse de Bolayır’ın yardımına koşmak zorunda kaldığından
1913’te Şarköy ilçesi de düştü. İttihatçıların 23 Ocak’ta
yaptıkları hükümet darbesinden sonra topladıkları gönüllü ve
akıncı birlikleriyle Kuşçu Başı Eşref Bey’in komutasında 13
Temmuz 1913 sabahı Marmara Ereğlisi ve Tekirdağ’a başarılı
çıkarma yapıldı. Tekirdağ karadan ve denizden çevrildi.
Bulgarlar ve Ermenilerle şiddetli sokak
çarpışmaları yapıldı. Birliklerimiz başarılı oldular. Eşref Bey
Muratlı’yı aldıktan sonra Çorlu’da bulunan Enver Paşa
kuvvetleriyle birleşti. Böylece Tekirdağ Bulgar işgalinden
kurtulmuş oldu.
I.DÜNYA SAVAŞINDA TEKİRDAĞ
Tekirdağ I.Dünya Savaşında özellikle Çanakkale
cephesinde önemli rol oynamıştır. Savaşın başında Sofya
Ateşemiliteri olan Kaymakam Mustafa Kemal Bey Tekirdağ’da
19.Tümeni kurmakla görevlendirildi. 2 Şubat 1915’te Tekirdağ’a
gelen Mustafa Kemal’in çok sıkı çalışmalarıyla 25 günde
hazırlanan 19.Tümen 25 Şubat 1915’te Maydos’a geçti. Tekirdağ
Çanakkale savaşlarında büyük kahramanlıklar yaratan 19.Tümenin
kurulduğu şehir olarak tarihte şerefli bir yer almıştır.
ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE TEKİRDAĞ
“Tekirdağ, Çanakkale Savaşları sırasında, limanı,
hastanesi ve iskelesi oluşu sebebiyle önemli bir merkez oldu.
Savaş sırasında binlerce yaralı ufak tonajlı vapurlarla taşınıp,
demir iskeleden kolordu ve memleket hastanelerine (devlet
hastanesi) getirilip tedavi edildi. Rüstem Paşa Camii önündeki
Cemâat-ı İslamiye binası yaralıların taşındığı diğer bir bina
idi. Kolordu merkezi hastane haline getirilmiş geniş bahçesine
çadırlar kurulmuştur. Ameliyatlarda malzeme noksanlığı
yaşanıyordu.
Tekirdağ’lı kadınlar gönüllü hemşire olarak
tedavi hizmetlerinde çalışıtılar. Evlerinden getirdikleri yatak,
yorgan ve çarşafı sargı bezi olarak kullanıyorlardı. Şehitler,
memleket hastanesi bahçesi (halen yurt binasıdır), Namazgâh
Mezarlığı kumluk semtinden başlayarak, İmam Hatip Lisesine kadar
ve Muratlı Caddesi yolu üzerine kadar büyük bir alana
gömülüyordu. Namazgâh Mezarlığında 10 bine yakın Çanakkale
şehidi yatmaktadır.
MONDROS MÜTAREKESİNDEN SONRA TEKİRDAĞ
1919 yılında Yunan birliklerinin Trakya’yı işgal
etmeleri ile cesaretlenen Trakya Rumları, Trakya’nın
Yunanistan’a katılmasını sağlamak amacıyla Trakya komitesini
kurdular. Teşkil ettikleri çetelerle köyleri basarak, yolları
keserek, halka büyük ölçüde zarar verdiler.
16 Mart 1920 günü İstanbul’un işgal edildiği
sırada, bir İngiliz savaş gemisi Tekirdağ’a gelerek bir direniş
olduğunda şehri topa tutmakla tehdit etti. Buna rağmen
Trakya’daki Türk kolordusu silah depolarına el koyarak,
Trakya’nın savunulması için düzen aldı. Ne var ki bu güzel
davranışa karşı Tekirdağ mutasarrıfı ve tümen komutanının
padişah tarafını tutmaları, halkı ikili anlayışa sürükledi.
Bu olaylar üzerine Trakya ve Paşaeli Müdafaa-i
Hukuk-u Milliye Cemiyeti Lüleburgaz’da bir kongre topladı.
Tekirdağ delegelerinin de katıldığı bu toplantıda Trakya’nın
elbirliğiyle savunulması kararlaştırıldı. İstanbul ile ilişki
kesilerek, Anadolu’ya bağlanıldı. Fransız ve İngiliz delegeleri
arasında SanRemo’da yapılan anlaşmaya göre, Trakya’nın
Yunanlılar’a verileceği haberi, bütün Trakya Türkler’i üzerinde
büyük bir tepki yarattı. Bu defa aynı dernek yine Tekirdağ
delegelerinin katılması ile 9-14 Mayıs 1920 günleri arasında
Edirne’de bir kongre daha topladı. Trakya’nın elbirliğiyle
düşmana karşı savunulması kararlaştırıldı.
MÜTAREKEDEN SONRA AZINLIKLAR VE TÜRKLER’İN DURUMU
ERMENİLER:
Şehirde bulunan Ermeniler, İttihat ve Terakki
hükümetinden çekinerek, Suriye ve Güney Anadolu’ya gitmişlerdi.
Bıraktıkları mal ve mülkler komisyonlarca açık arttırma ile
satıldı. Mütarekeden sonra Ermeniler şehre dönerek mal ve
mülklerini geri istediler. Bu durum, Türkler’le Ermeniler
arasında anlaşmazlık çıkmasına sebep oldu. Konuya İtilaf
Devletleri el koydu. Bundan yüz bulan Ermeniler, Türkler’e zulüm
etmeye başladılar. Bazı Ermeniler’in malları iade edildi. Kazım
Karabekir’in Tekirdağ’a gelişi ile Ermeniler sindiler.
RUMLAR:
Trakya’nın Yunanistan’a katılması inancında
bulunduklarından büyük sevinç içindeydiler. İstanbul-Edirne
demiryolu muhafızlığı onlara verilmişti. Gizli çalışmalarla
işgale hazırlanıyor, Yunan Kızılhaçı ile işbirliği yapıyorlardı.
Yerli Rumlar’a Yunanlılar, elbise, bayrak ve cephane
gönderiyorlardı.
YUNAN İŞGALİ:
Yunanlılar Trakya’nın batı ve güneyine saldırmak
üzere hazırlığa giriştiler. Batı Trakya’dan Meriç boylarına
yığınak yaptılar. İngiliz ve Yunan savaş gemilerinin desteğinde,
Tekirdağ kıyılarına Mazarakis komutasında çıkartma yapmaya karar
verdiler. Trakya cephesi komutanlığına da Zimvrakakis getirildi.
Türk Birliklerinin Genel Komutanı Cafer Tayyar Bey’di. Trakya
Kolordusunun er sayısı 17 bin civarında idi. Malkara’da
60.Tümen’in Topçu Alayı, Şarköy ve Yeniköy’de 185.Piyade
Alayının bazı birlikleri, Çatalca,Çerkezköy, Muratlı, Hayrabolu,
Çorlu ve Tekirdağ’da 55.Tümen bulunuyordu. Bu tümenin 168.Piyade
Alayı Çatalca ve Çorlu’da, 170.Piyade Alayı Hayrabolu ve
Malkara’da, 171.Piyade Alayı ile 55.Tümene bağlı Dağ Topçu
Taburu Tekirdağ sırtlarında yer almışlardı. Yunan saldırısına
karşı biri Edirne-Keşan-Malkara-Tekirdağ, öteki
Tekirdağ-Çorlu-Çerkezköy olmak üzere batıya ve güneye karşı iki
savunma hattı kurulmuştu.
Türk cephesinin Istrancalar ve Bulgaristan
tarafları güvenli idi. Boğazların İtilaf devletleri tarafından
işgali ve Marmara’da düşman gemilerinin bulunması, Trakya’nın
Anadolu ile ilişkisini kesmiş ve savunmasını zorlaştırmıştı. 20
Temmuz 1920 günü Yunanlılar, Sultanköy, M.Ereğlisi, Değirmenaltı
ve Tekirdağ dolaylarına çıkarma yaparak Çorlu ve Tekirdağ
üzerine yürüdüler. İşgal olayını, İngiliz zırhlısıyla Yunan
Kralı’nın bindiği Averof ve Kılkış zırhlıları ile iki Yunan
torpido muhribi koruyordu. Çıkartmaya 171.Alay karşı koyduysa da
şehirdeki Rum ve Ermeniler’in içerden savaşa katılmaları sonunda
birliklerimiz gerilediler. Askerler dağıldı. Büyükkarıştıran’a
doğru çekildiler. Tekirdağ işgal edilerek Yunan Kralı Aleksandr
karaya çıktı. Yunanlılar Tekirdağ’ı kendilerine katılmış
farzettiklerinden önceleri halka iyi davrandılar. Anadolu’da
Yunan kuvveti kırılmaya başlayınca, onbinlerce Rum, Tekirdağ’a
kaçtı. 1922’de Tekirdağ, işgalinin en acı günlerini yaşadı. Bu
durum Mudanya Mütarekesine kadar sürdü.
TEKİRDAĞ’IN KURTULUŞU
Kurtuluşu gerçekleşen kasabalarda emniyet
görevini jandarma birlikleri, mülki görevleri kaymakam, nahiye
müdürü, vali veya vekili, nüfus memuru, iskan memuru, mal memuru
veya defterdar ile varsa memuru vs. yükleniyordu. İdare T.B.M.Meclisi
hükümetine bağlıydı. İstanbul hükümeti fiili olarak ortadan
kalkmıştı. 13 Kasım 1922 günü sabah namazı vakti Tekirdağ’ına
devir teslim töreni için bir araba hazırlanmış ve Tümen komutanı
Salih (Omurtak), jandarma müfettişi Cemil Cahit Bey (Orgeneral
Cemil Cahit Toydemir), Trakya Paşaeli Cemiyeti temsilcisi şakir
(Yorulmaz) Bey, o zaman üsteğmendi, Tekirdağ Paşaeli Cemiyeti
temsilcisi Av.Hüseyin Rahmi Bey (Rahmi Ertin) Tekirdağ’ına doğru
yola çıkmışlardı.
Üç gün önce ise; Yunanlılar ve Ermeniler, yerli
Rumlar 10 Kasım’dan itibaren Tekirdağ’ını terketmeye
başlamışlardı. Bunlardan bir kısmı trenle Muratlı üzerinden, bir
kısmı arabayla Malkara, Keşan istikametinden, bir kısmı ise
demir iskeleye yanaşan gemilere eşyalarını alıp gidiyorlardı.
Karayolu ile gidenler, Türk’lerden bazı arabalar ve hayvanat
gaspetmişlerdi. Türk gençlerinden kurulu düzensiz çetelerde
bunları geri almaya çalışıyorlardı. Yunanlıların işledikleri suç
sayısını azaltmak için İngiliz ve İtalyanlar beraberce devriye
geziyorlardı. 12 Kasım gecesi yerli milislerden Paşa Halid’ın
Osman, Ermeni ve Rumların çoğunlukta bulunduğu Peştemalcı
Caddesi köşe kahvesine bir Türk bayrağı asmış ve halkın
galeyanına sebep olmuştu.
İngilizlerin ısrarına rağmen Paşa Halid’ın Osman
bayrağımızı indirmiyordu. İngilizler Osman’ı müftüye şikayet
ettiler. Müftü Peştemalcıya geldi; “-Oğlum Osman, heyecanını
anlıyorum. Bak kurtuluşumuza bir akşam kaldı rica ediyorum.
Sabırlı ol evladım.” diyerek rica, minnet bayrağı indirdi.
İngilizler uzaklaşınca, daha evvel hiçbir Türk’ün giremediği bu
mahalleye ilk olarak bayrağımız girmiş oldu. Kasabada mülki
idareyi tesis edecek zevat daha önce başka vasıtalarla
gelmişlerdi. Tekirdağ içinden ve köylerinden gelen
vatandaşılarımız sabahın erken saatlerinde Muratlı Caddesi
üzerindeki Namazgah’a doğru çıkıyorlardı. (Namazğah halen İmam
Hatip Lisesi ve Polis lojmanlarının bulunduğu sahadır) Muratlı
caddesinde bugün şehitlik merdivenleri olan yerde zafer takları
kurulmuştu. Tak çiçeklerle süslenmişti. Kat kat davullar,
klarnetler çalıyor, halk kurtarıcılarını bekliyordu. Kasabanın
her tarafı Türk bayraklarıyla donatılmıştı. Hava soğuk ve
rüzgarlı idi. Topluluk mevcudu 5000 kişiyi geçmişti. Bando ve
Mızıka takımı zafer marşları çalıyordu.
Takı zaferin arkasında bir fayton içinde siyahlar
giyinmiş ve yüzü örtülü bir küçük Türk kızı vardı. Derken silah
sesleri duyulmaya başladı. Temsili Türk birlikleri geliyor ve
Yunan askerlerini teslim alıyorlardı. Bu sembolik savaş
sahnesinden sonra kurtarıcı asker, İstanbul’dan gelen heyetle
beraber Zafer Takı önüne geldiler. Kalabalık arasından bir ses
yükseldi. “-Geliyorlar!..” Salih Omurtak ve arkadaşları
otomobillerinden indiler, kurdela ve kurbanlar kesildi. Salih
Omurtak; “-Tekirdağ’lılar geçmiş olsun” diyerek, sulh kızının
siyah örtüsünü kaldırdı. Bando mızıka takımı; “Ankaranın taşına
bak, ankara için için, gözlerimin yaşına bak, hep ağlıyor İzmir
için, Yunan Türk’e köle oldu şu feleğin işine bak, Kemal Paşa
Yemin etti, Atina’yı almak için” şarkısını binlerce
Tekirdağ’lının eşliğinde söylerken, Salih Omurtak, Cemil Cahit
bey ve arkadaşları önde, askerler ve mülki erkan arkada onları
takip eden Tekirdağ okulları ve halkı konvoyu korteje eşlik
ediyorlardı. Topluluk hükümet önüne geldi. Jandarma Yüzbaşı Arif
Bey, Türk bayrağını çekerken 2 yıl 3 ay 24 gün süren Yunan
esareti sona ermişti. Askeri birliklerin bir kısmı da aynı
saatlerde demir iskeleye yanaşan bir gemiyle geldiler. Burada
merasimle karşılanan birliklerin kumandanı Jandarma yüzbaı Nihat
Bey, Tekirdağ Belediye binasına Türk bayrağını çekti. Kurtuluş
gecesi fener alayları düzenlendi. Çorlu 1 Kasım, Malkara ve
Hayrabolu 14 Kasım, Muratlı 2 Kasım, Çerkezköy, Saray ve Marmara
Ereğlisi 30 Ekim, Şarköy 17 Kasım tarihlerinde Yunan işgalinden
kurtuldular.
ÜÇ KEMALLER DİYARI TEKİRDAĞ
Tekirdağ ve topraklarını “Üç Kemaller Diyarı”
olarak nitelemek yanlış olmaz. Atatürk’ün hürriyet aşkının ilk
kıvılcımlarını aldığı vatan ve özgürlük şairi Namık Kemal
Tekirdağ’lıdır. İkinci Kemal, Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Topraklarını önemli tarihsel olaylarla ilgili olarak beş kez
şereflendirdiği Tekirdağ’da; 23 Ağustos 1928 tarihinde harf
devrimi ile ilgili olarak Tekirdağ ve Tekirdağ’lılardan
memnunluğunu şu içten sözlerle ifade ediyordu; “…az zaman sonra
ve Türk harfleriyle, göz kamaştırıcı Türk manevi inkişafının
vasıl olabileceği kudret ve itibarın beynelmilel seviyesini
gözlerimi kapayarak şimdiden o kadar parlak görüyorum ki, bu
manzara beni gayşediyor (Kendimden geçiriyor). Ben yalnız bu gün
Tekirdağlılarda sezdiğim ruh ve hissihalete, yalnız buna dahi
istinaden kat’i olarak beyan edebilirim ki, bütün Türk Milleti
bu mesele de benim gördüğümü, benim hissettiğimi aynen görmekte
ve hissetmektedir...”
“Üç Kemaller Diyarı Tekirdağ” derken, üçüncü
Kemal, gene Balkanlar’da (Üsküp) doğmuş büyük şair Yahya Kemal
Beyatlı’dır. Kendisi; Atatürk döneminde 1 Mart 1935’te V.Dönem
ve 3 Nisan 1939’da VI.Dönem Tekirdağ Milletvekilliğini yapmış,
Tekirdağ’a olan bağlılığını ve ilgisini şiirinde “Fetihler Ufku
Tekirdağ” sözleriyle ifade etmiştir. İşte bu nedenle
Tekirdağ’dan “Üç Kemaller Diyarı Tekirdağ” diye söz etmek yanlış
ve anlamsız sayılmamalıdır.
ATATÜRK VE TEKİRDAĞ
TEKİRDAĞ’A
İLK GELİŞLERİ VE 19 FIRKA’NIN KURULUŞU
Mustafa Kemal, 28 Temmuz 1914’te başlayan Birinci
Dünya savaşında Sofya’da Ateşemiliter olarak bulunuyordu. 2
Ağustos’ta Osmanlı Devleti ve Almanya arasında bir anlaşma
imzalanmış ve 29 Ekim 1914’te Osmanlı Devleti müttefikleri
Almanya ve Avusturya ile aynı safta I.Dünya savaşına fiilen
katılmıştı. I.Dünya Savaşına katılmasıyla birlikte Sofya’da
bulunan Yarbay Mustafa Kemal’e Harbiye Nazır vekilliğinden bir
telgraf ulaştı. Yarbay Mustafa Kemal’e “19.fırka kumandanlığına
tayin buyuruldunuz, hemen İstanbul’a hareket ediniz.” Mustafa
Kemal İstanbul’a gelerek Sarıkamış harekatından yeni dönen
başkomutan vekili Enver Paşa ile görüşür. 19 fırkanın hangi
kolordu ve ordunun emrinde olduğunu sorar. Aldığı cevap Genel
Kurmay ile görüşünüz olur. Genel Kurmaya giden Mustafa Kemal
böyle bir fırkanın mevcudiyetinden haberdar kimseyi bulamaz.
Bundan sonra Liman Fon Sanders’le görüşerek fırkanın Tekirdağ’da
henüz kuruluş aşamasında olduğunu öğrenerek Tekirdağ’a hareket
etti.
MUSTAFA KEMAL TEKİRDAĞ’DA
Yarbay Mustafa Kemal, beraberinde emir subayı ve
emrine verilmiş olan Çerkeşli Hasan Çavuş’un mangasını alarak 2
Şubat 1915 günü Tekirdağ’ına geldi. Mustafa Kemal ve yaveri
Tekirdağ’da ilk gecesini Ortacami Mahallesi Yunus Bey Caddesinde
Bahriyeli Salih Bey’in evinde geçirdi. Atatürk Tekirdağ’da
kaldığı müddetçe Askerlik şubesi yolu üzerindeki Musava
kahveleri başlıca uğrak yerlerindendi. 19.Fırka’nın tamamlanması
25 Şubat’a kadar sürdü. Fırka bugün Göğüs Hastalıkları
Hastanesinin bulunduğu yerde “Sahil Kışlası” nda kuruldu. Yarbay
Mustafa Kemal 19.Fırkanın kuruluşunda çok sıkıntı çekti.
Çünkü bir yandan Çanakkale savaşı devam ediyor,
bir yandan her gün yüzlerce şehit ve gazi Tekirdağ’a
getiriliyordu. Buna rağmen memleketin içinde bulunduğu zor durum
karşısında Tekirdağ, Malkara, Çorlu, Hayrabolu’dan toplanan ve
bir kısmı da depo alaylarından temin edilen 891 kişilik 57, 72,
77. alaylar kurulmuş oldu. Mustafa Kemal bu süre zarfında,
kolordu Caddesi üzerinde o zamanlar Fitnat Hanım Konağı diye
bilinen ve mülkiyeti Salih Zeki Bey’e ait olan ahşap evde
(otelde ) kalmıştır.
Evin son sahipleri Münir ve Hüseyin Soyuer’dir.
Daha sonra yıktırılıp yerine yenisi inşa edilen bina Yahya
Soyuer apartmanıdır. 25 Şubat’ta kurulması tamamlanan 19.Fırka,
ardından gelen bir emirle Maydos’a (Eceabat) geçti. Mustafa
Kemal Eceabat’ta emrine verilen yeni birliklerle beraber, Ece
limanı, Morto Koyu, Arıburnu, Anafartalar ve civarını içine alan
bir sahanın komutanı oldu. Tekirdağ’da kurulan 19.Fırkanın ve
O’nun yüce, eşsiz komutanı Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale
Savaşlarında göstermiş oldukları kahramanlıkları kim unutabilir?
Yada 57.Alay’ın hepsinin şehitlik makamına ulaşmalarını? Mustafa
Kemal’i dünyaya tanıtan, tarih sayfalarına geçiren, İstanbul’un
müttefiklerce işgalini önleyen 19.Fırka’yı bir kez daha saygı ve
rahmetle anıyoruz.
VE CUMHURİYET
Bundan sonra yıllar yılları kovalamış koca bir
imparatorluğun yok oluşundan sonra Cumhuriyet ilan edilmiş,
Cumhuriyetin ilanından sonra 18 Ağustos 1926 tarihinde Gazi
Mustafa Kemal Çankaya’da Tekirdağ Heyetini kabullerinde şöyle
seslenir: “Trakya’nın sevimli ve güzel parçası olan Tekirdağ’ın
bende ayrı ve tatlı bir hatırası saklıdır. Umumi harp esnasında
19.Tümen Komutanlığı’nı Tekirdağ’da üzerime almış ve tümeni
orada oluşturmuştum. Bu tümeni teşkil etmekliğim Maydos
(Eceabat), Arıburnu ve Anafartalar’daki askeri çalışmalarımın
esasını oluşturmuştur.
Yüksek heyetinizle görüşmek suretiyle bu hatırayı
canlandırdığınızdan sizlere ayrıca teşekkür eder ve muhterem
Tekirdağ halkına hürmet ve selamlarımın ulaştırılmasını rica ile
en kısa zamanda ziyaretlerine geleceğimi bildiririm.”
HARFİNKILABI
Mustafa Kemal, 1928 yılı Ağustos ayının sekizini
dokuzuna bağlayan perşembe gecesi İstanbul’da Sarayburnu
(Gülhane ) parkında halkında katıldığı bir eğlencede gösterileri
bir süre izledikten sonra ayağa kalktı ve Harf Devrimi’nin
başladığını müjdeleyen nutkunu söyledi. “Arkadaşlar, güzel
dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz.
Bizim güzel, ahenkdar, zengin lisanımız, yeni Türk harfleriyle
kendini gösterecektir.” Gazi Mustafa Kemal bu sözlerinden sonra
duygu ve düşüncelerini yeni harflerle bir kağıda yazarak Fatih
Rıfkı ATAY’a okuttu. “Çok lüzumlu bir iş daha vardır. Yeni Türk
harflerini çabuk öğrenmelidir. Her vatandaşa, kadına, erkeğe,
hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik,
milliyetperverlik vazifesi biliniz.”
Bu arada Gazi, yeni Türk harflerini tanıtıp
öğretmek ve halkın bu konudaki düşüncelerini görmek amacıyla
yurt gezilerine çıkar.
VE İLK DURAK TEKİRDAĞ (23 Ağustos 1928-Perşembe
Saat:11.45 )
Gazi Mustafa Kemal, beraberinde Dahiliye Vekili
Şükrü Kaya ve milletvekillerinden Salih, Fatih Rıfkı, Ruşen
Eşref, Recep Zühtü, Başyaver Rusuhi ve Denizyolları Genel Müdürü
Sadullah Bey olduğu halde sabah saat beşbuçukta Ertuğrul Yatı
ile Tekirdağ’a geldi. Saat 11.15’te karaya çıkan Gazi, iskelede
halkın candan tezahüratı ile karşılandı. İskeleden otomobile
binen Gazi, yol boyunca kendisini beklemekte olan
Tekirdağ’lıların alkışları, sevinç çığlıkları arasında 11.30’da
Hükümet Konağına gelen Mustafa Kemal bir süre Vali Arif Hikmet
Bey’in odasında dinlendi. Bu sırada salonlarda, koridorlarda
memur ve halktan büyük bir kalabalık vardı. Gazi, vali odasına
bitişik Meclis Umumi Salonuna geçti.
Salonda ortaya bir kara tahta konmuştu. Ata
sevgili milletine Başöğretmenlik yapacaktır. Reisi cumhur
hazretleri orada bulunanların yeni Türk yazısını bilip
bilmediklerini sordu. Kalabalıktan, “Öğrendik … Öğreniyoruz.”
sesleri geldi. Gazi, bundan sonra tarihi öğretmenliğe başladı.
İlk olarak tahtaya çağırdığı kişiye yeni yazı ile bir cümle
yazmasını söyledi. Sıra Vali Arif Hikmet Bey’dedir. Gazi, imlâsı
bakımından o günler için zor sayılan kelimelerden “Jandarma” ve
“Zerdali” kelimelerini Valiye yazdırdı.
Memurlardan bir çoğunu tahta başına davet ederek
yazdı, yazdırdı. Açıklama ve teşviklerde bulundu. Bu ara bir
odacının yeni harfleri son derece süratle okuyup yazdığını
görmek, Gazi’yi çok sevindirdi. “Barbaros” kelimesini yazdırdığı
ve okuttuğu odacı Hamdi Efendi’ye baktı, gülümsedi ve arkasını
sıvazladı. Hükümet Konağı’ndan saat 13.30’da ayrıldı.
TEKİRDAĞ BELEDİYESİNİ ZİYARET
Gazi Hazretlerinin ikinci ziyareti Belediye
Reisliğine oldu. Burada kaldığı beş on dakikada yine yeni
yazının öğrenilmesi hakkında fikirlerini söyledi. Bu arada Ekrem
Pekel’in yerine Belediye Reis Vekili olan Ziya (Şıra) Bey’e
dairenin temizlik ve düzeninden dolayı teşekkür ederek tebrik
etti.
TEKİRDAĞ ZABİTAN YURDU’NDA (ORDUEVİ )
Belediye’den çıkılınca Tekirdağlıların alkış ve
sevgi gösterileri arasında zabitan Yurdu’na gelindi. Gazi, liva
Kumandanına yeni yazı ile şunları yazdırdı: “Zabitan Yurdu’nda
Liva Kumandanı Beyefendi’’ye yazdırılmıştır. Bugün Tekirdağ’ında
bulunan zabit arkadaşlarımı ziyaretten çok memnun oldum. Bu
memnuniyetimi burada hazır bulunmayanlara da lütfen söyleyiniz.
Yeni Türk harflerini bütün muhitlerine serian öğretmenlerini
kendilerinden hasseten rica ve talep ederim.” Zabitan Yurdu’ndan
çıkınca halk arasında zorlukla açılan dar yoldan yürüdü, Ekrem
Pekel’in eczanesi önünde durdu, etrafına bakındı.
Zabitan Yurdu basamağında beyaz sarığı ile gözüne
çarpan Eski Cami imamı ve Müftü Vekili Mevlâna Mustafa (Özeren)
Efendi’yi çağırarak birlikte içeri girdiler. Mevlana Mustafa’nın
yanında bulunan oğlu İrfan (Özeren) bu anı şöyle anlatıyor:
“Gazi geldi. Kalabalık arasında babamı yanına çağırdı ve
beraberce yol üzerindeki eczaneye girdiler. Eczanede benim
babamla beraber Muhterem Bey ve Yeniceli Mehmet Efendi
bulunuyordu. Hepimiz heyecanlandık. Gazi, ısrarla babamı bir
iskemleye oturttu.
Kendisi de orada bulunan masanın yanına
yaslanarak kağıt kalem istedi. Gazi ile babam arasında şöyle bir
konuşma geçtiğini hatırlıyorum:
“-Hoca Efendi, yeni yazı biliyor musun?”
“-Bilmiyorum.”
“-Eski yazıyı ne kadar zamanda öğrendiniz?”
“-Epey uzun zamanda.”
“-Yanlışsız eski harflerle yazmak kolay mı?”
“-Yanlışsız yazmak pek kolay değil.”
Gazi, hoca’nın eline bir kalem ile iki yapraklı
büyük bir eseri cedid kağıdı tutuşturdu ve Arap harfleri ile şu
sureyi yazdırdı: “Vettini, vezzeytuni ve turi sinine vehazel
beledil emin lekat halaknel ınsanı fi ahseni takvim sümme …”
Söylenen sureyi büyük bir dikkatle kağıda yazan Hoca Mevlana
Mustafa, sonunda ne olacağını kestirmeye çalışırken Gazi:
“-Hocam, ben bu yazdıklarını (Valtin, valtizon)
diye de okuyabilirim, buna ne dersin?” diye sordu.
Mevlâna Mustafa:
“-Efendim, bunun üstünde üstünü var, esresi
var,şeddesi var, meddi var; bunları koyduğumuz zaman aslı gibi
okunur.” cevabını verdi.
Bunun üzerine Gazi kalemi eline aldı ve Hocanın
yazısının altına bir çizgi çekerek aynı sureyi yeni Türk
harfleriyle yazdı ve yanındakilere okuttu. Arapça bilen bilmeyen
herkes yazıyı aynı şekilde okudu.
Gazi:
“-Görüyorsun ya Hocam, bu harflerin şeddesi
meddesi yoktur. Hem bak, bu harflerle ne kadar kolaylıkla ve
yanlışsız okunuyor. İşte biz bunu düşünerek ve Garp asarını da
kolaylıkla öğrenmek, bütün cihana lisanımızı kolaylıkla
öğretebilmek için Latin harflerini kabul ediyoruz. Buna ne
dersiniz?” dedi.Hoca:
“-Çok güzel efendim, çok güzel, diyecek birşey
yok. Allah muvaffak etsin.” cevabını verdi. Gazi, kendi elyazısı
bulunan kağıdı Mevlâna Mustafa (Özeren) Hoca’ya uzattı:
“-Bu kağıt sende kalsın bir hatıram olsun. Yeni
harfleri öğren ve herkesi öğrenmeye teşvik et, bir daha
gelişimde seni böyle göreyim.” dedi ve yanındakilerle dışarı
çıktı.
TEKİRDAĞ’DAN AYRILIŞ
Büyük kurtarıcı, eczanenin az ilerisinde bekleyen
bir otomobille yanına Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’yı da alarak
şehirde kısa bir gezinti yaptı ve saat 15.00’te iskeleye geldi.
Tekirdağ’lıların sevgi gösterileri arasında Ertuğrul Yatına
geçti. Ertuğrul Yatı saat 15.25’te İstanbul’a hareket etti.
GAZİ’NİN
TEKİRDAĞ GEZİSİ HAKKINDA ANADOLU AJANSINA DEMECİ
Atatürk’ü getiren Ertuğrul Yatı, saat 20.00
dolayında İstanbul Limanına girdi. Büyükada’ya geldi ve gece
saat dört buçuğa kadar Yat Kulüp’te kalarak daha sonra Boğaz
içine bir gezinti yaptıktan sonra Dolmabahçe Sarayı’na döndü.
Gazi Mustafa Kemal, Tekirdağ’dan döner dönmez aynı gün Anadolu
Ajansı’na şu demeci verir:
“İlk Fırka Kumandanı olduğum Tekirdağ’ı 14 sene
sonra ziyaret edebildim. Bundan çok memnun ve mütehassisim.
Fakat, daha çok memnun ve münşerih olduğum nokta şudur:
Tekirdağ’lı vatandaşlarım daha şimdiden Türk harfleri ile yazıp
okumayı hemen öğrenmişlerdir diyebilirim. Memurların kaffesini
bizzat imtihan ettim. Sokaklarda ve dükkanlarda halk ile
temrinler yaptık. Arap harfleri ile hiç yazmak, okumak
bilmeyenlerin Türk harfleri ile derhal ünsiyet etmiş olduklarını
gördüm. Henüz ortada salahiyettar makamatın tasdikinden geçmiş
bir rehber olmadan, henüz millet muallimleri delalet faaliyetine
geçmeden koca Türk Milleti’nin hayırlı olduğuna kanaat getirdiği
bu yazı meselesinde bu kadar yüksek şuur ve intikal ve bilhassa
istical göstermekte olduğunu görmek benim için cidden büyük, ama
çok büyük saadettir. Bu husus elbette ağyar için mucibi hayret
olacaktır. Az zaman sonra, yeni Türk harfleri ile, gözler
kamaştırıcı Türk manevi inkişafının vasıl olabileceği kudret ve
itibarın, beynelmilel seviyesini, gözlerimi kapayarak şimdiden o
kadar parlak görüyorum ki, bu manzara beni gaşyediyor. Ben
yalnız bu gün Tekirdağ’lılarda sezdiğim ruh ve hissi halete,
yalnız buna dahi istinaden kat’i olarak beyan edebilirim ki,
bütün Türk Milleti bu mesele de benim gördüğümü, benim
hissettiğimi aynen görmekte ve hissetmektedir. Bu kadar hassas
veşuurlu olan Türk Milleti, kendinin refahına, itilâsına
binlerce senelerden beri haylulet edegelmekte olduğunu artık
temyiz eylediği bütün maddi ve manevi manileri muhakkaka parça
parça ederek ortadan kaldıracaktır. Bunda artık şüpheye mahal
yoktur. Dimağını, vicdanını bu kadar azim ve kat’iyetle
temizlemeğe karar vermiş olan büyük milletimin istikbalini
tasavvur etmek hiçde güç değildir. Atatürk, tekirdağ’a yaptığı
bu geziden sonra birkaç kez il sınırları içinde bulunan ilçelere
uğramıştır.
ATATÜRK MURATLI’DA
Muratlı, 1936 yılında şirin bir nahiye merkezi
olup idari bakımdan Çorlu ilçesine bağlıdır. Bu sıralarda
Tekirdağ ve çevresine Romanya’dan gelen göçmenlere örnek köyler
yapılmakta, evler uzun vadeli borç karşılığı göçmenlere
verilmektedir. Trakya ve Tekirdağ’da örnek devlet çiftlikleri ve
araştırma istasyonları kurulmaktadır.
Atatürk bütün bu yapılanları görmek ve incelemek
üzere 3 Haziran 1936’da Trakya Genel Müfettişi Kazım Dirik’le
birlikte İstanbul’dan Çorlu’ya gelmiş, orada Kolordu Komutanı
Salih Omurtak ve Tekirdağ Valisi Haşim İşcan ile görüşerek
Muratlı’ya gelerek yeni göçmen köyü inşaatını gezdi. Atatürk,
bazı evlere girip muhacirlerle konuşmalarda bulundu. Onları
dinledi. Atatürk uğradığı evlerden birinde, kucağında bir çocuk
bulunan kör bir ihtiyar ve birde bunun karısı bulunuyordu.
Atatürk’le köylü arasında şöyle bir konuşma oldu. Çocuk
kimindir?
Kadın : “-Oğlumun.”
Atatürk : “-Oğlun nerede?”
Kadın : “-Askerde efendim.”
Atatürk : “-Anası nerede?”
Kadın : “ -Hastaydı, sıhhıye memuru geldi.
Burada tedavi olunmazmış, aldı Tekirdağ’da hastaneye götürdü.”
Atatürk, köylü ile görüşmelerinden memnundu.
Köyün her işi yerinde ve tam modern bir halde idi. Atatürk, bu
arada Muratlı’da resmi daireleri gezdi, istasyon civarında ilk
eve girdiler. Bu ev boyacı Mesut Usta’nın kayın biraderi ve iki
göçmen kız kardeş oturuyorlardı. Kayınbirader Necati Doruk’tu.
Kızlardan Rejven isimlisi Atatürk’e kahve ikram etti. Ev o günün
şartlarına göre iyi döşenmişti. Atatürk memnun oldu. Kızım yaz
dedi:
“Ey Bahtlı göçmen Unutma üç haziranı Konuk oldu
evimize, Sevgi sundu hepimize.” Atatürk’ün Muratlı’da ziyarette
bulunduğu ev bugün korumaya alınıp Kültür Bakanlığınca 2000 yılı
içerisinde kamulaştırılmış bulunmaktadır. Atatürk aynı gün özel
treniyle İstanbul’a dönmüştür.
ATATÜRK VE BÜYÜK TRAKYA MANEVRALARI
Atatürk’ün Tekirdağ’ına en son gelişleri Büyük
Trakya manevraları münasebetiyle olmuştur. Atatürk 16 Ağustos
1937 gecesini Çerkezköy’de geçirdiler. 17 Ağustos 1937 sabah
5.00 de uyandılar, 6.30’da trenden ayrılarak manevra sahasına
hareket ettiler.
Kırmızı ve Mavi Kuvvetlerin harekatlarını
yakından takip ettiler. 13.20’de Çerkezköy’den trenle
Lüleburgaz’a hareket ettiler. Oradan Büyük karıştıran bucağına
gittiler. Gerekli incelemelerden sonra aynı gün saat 18.00’de
Çorlu’da 3.Kolordu Karargahını ziyaret ettiler. 21.10’da
Çorlu’dan Florya’ya hareket ettiler. Bu gezi Trakya ve
Tekirdağ’a son gezileri oldu.
ATATÜRK VE TEKİRDAĞ TÜRK OCAĞI
Vatan kurtarılmış, Tekirdağ geri alınmıştı.
Coşkun milliyet duyguları içinde Tekirdağ Türk Ocağı açılmıştır.
(1 Eylül 1923) Bu münasebetle Atatürk’e Tekirdağ’lıların derin
minnet ve şükran duyguları iletilerek bir fotoğrafı istenmişti.
Atatürk imzalı fotoğrafı ile aşağıdaki yazıyı göndermiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Risayeti Hususi
ANKARA 6/1312 10.09.1339
Tekfurdağ Türk Ocağı Riyasetine,
Ocağınızın küşad edildiğine dair olan mektubunuzu
memnuniyetle aldım. Hakkımda gösterilen asar-ı muhabbet ve
samimiyete teşekkür ederim. Arzunuz vechile bir kıta fotoğraf
irsal kılınmıştır. Millet ve Memleketin taalisine matuf
mesainizde muvaffakiyetinizi dilerim efendim.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi
Başkumandan
Gazi Mustafa Kemal
KÖYLERİMİZ
Tekirdağ ilinde 1876’dan önce 142 Türk köyü ve 45
Rum köyü vardı. Bugün Tekirdağ ili köy ve çiftlik adlarının
yüzlercesi eski yörük boy, oymak ve obalarının adını
taşımaktadır. Anadolu’nun dört bir bucağından gelen çok sayıda
Türkler Osmanlı Devletinin kuruluş devrinde Tekirdağ ili
topraklarına gelip yerleşmiş olduklarından bugünkü köy, çiftlik
adlarımızın arasında Oğuzlar’a, Oğuzlar’ın ana dallarından
Avşarlar’a ve Beydililer’e, danişmentliler’e, dulkadirliler’e
veya Bozoklar’a, Karamanlılar’a, Saruhanlılar’a, Aydın ve Karesi
Oğulları’na, suriye ve İran Yörüklerine ait olanlar çoktur.
Bunlara birkaç örnek verelim:
Avşarlar’dan:Gündüzlü,İnanlı, kılıçlı
Beydililer’den:Karaçalı (Karacalu), güneşli
(Güneçli), Ulaçlu (Ulaş)
Danişmentliler’den:(Karasi oğulları):Danişment,
hacılar, Kaşıkçı Dulkadir veya
Bozoklar’dan:Yuva,Çanakçılı, sırınsıllı (Sırınsı)
Karaman Oğulların’dan.Davudlu,Şerefli, karacagür
(Karacakürt)
Saruhanlılar’dan: Doğucalu, Deliler, Karahalil,
Kuyucu, Sarılar
Suriye Yörüklerinden: Araplı, Demirli, Güveçli,
Kadı, Sofu
İran Yörüklerinden:Bayramşah, kazancı, salık
(Sağlık)
Oğuzlardan:Kayı ve Karaevli
Gün Han;Yazır, Ay Han; Avşar, yıldız Han; Kınık,
Deniz Han kolundandır.
|
OĞUZLAR |
|
BOZOKLAR |
ÜÇOKLAR |
|
GÜN HAN |
AY-HAN |
YILDIZHAN |
GÖK HAN |
DAĞ HAN |
DENİZ HAN |
|
1-Kayı
2-Bayat
3-Alkaevli
4-Karaevli |
1-Yazır
2-Döğer
3-Dodurga
4-Yaparlı |
1-Avşar
2-Kızık
3-Beğdili
4-Kargın |
1-Bayındır
2-Peçenek
3-Çavundur
4-Çepni |
1-Salur
2-Eymür
3-Alayundlu
4-Yüredir |
1-İğdir
2-Büğdüz
3-Yıva
4-Kınık |
Ayrıca Gündüzlü, Osmanlı, Danişment, Çavuş gibi
muhtelif Oğuz oymaklarının Birleşmesinden doğan yeni boyların
adlarını taşıyan eski Türk köyleri de vardır.
Sultan Orhan’ın ve I.Murat’ın komutanlarından
bazıları da adlarını köylerimize bırakmışlardır. Kutlubey,
İnebey, İnecikbey, Doğuca, Balaban, Kara Demirtaş, İlyas Bey,
Müstecep Subaşı, Sarıca Paşa, Ahmet Çavuş, Kara Mukbil, Paşa
Yiğit, Pazarlı Doğan, Firuzbey, Kutluboğa, Ahmet Bey, Sevindik,
Balaban ve Paşa Yiğit Rumeliye ilk geçen komutanlardandır. Bu
adlar “köy” adı olduğu zaman sonlarına -li, -lı ekleri
gelmiştir.
Bundan başka Müsellim ve Seymenli adlarında iki
köy vardır ki, Müsellim; yol, köprü, sipe |